Aşkın Psikolojisi ne bir bakış Eksikliğin Dilini Konuşmak Lacan Jacques Lacan, psikanaliz tarihinde aşkı en derin ve düşündürücü biçimde yorumlayan isimlerden biridir. Lacan’ın aşk anlayışı, klasik romantik “iki yarım elma” veya ideal birliktelik masallarından çok farklıdır. Ona göre aşk, insanın doğuştan gelen eksikliğini fark etmesi ve bu eksikliği bir başkası üzerinden anlamlandırma çabasıdır.
Lacan’ın en ünlü sözlerinden biri şudur: “Aşk, sahip olmadığın bir şeyi, olmayan birine vermektir.”
Bu paradoksal tanım, Lacan’ın özne, arzu ve eksiklik kuramının tam merkezinde yer alır. Yazıda Lacan’ın aşk felsefesini, temel kavramlarını ve modern ilişkilere yansımalarını anlaşılır bir dille ele alıyoruz.
Eksiklik ve Arzunun Kökeni
Lacan’a göre insan öznesi doğuştan “tamamlanmış” bir varlık değildir. İnsan, her zaman bir eksiklik hissiyle dünyaya gelir. Bu eksiklik yalnızca psikolojik değil, dil ve toplumsal düzenin (sembolik düzenin) bir sonucudur.
Doğduğumuz andan itibaren dilin, kültürün ve toplumsal kuralların içine gireriz. Arzumuz bu düzen içinde şekillenir. İnsan ne istediğini tam olarak bilemez, çünkü arzusu her zaman Öteki’nin arzusunun etkisindedir.
Aşk tam da bu noktada devreye girer: Kişi, kendisinde eksik olduğunu düşündüğü şeyi bir başkasında bulabileceğini hayal eder. Ancak Lacan’a göre bu arayış hiçbir zaman tam anlamıyla sonuçlanmaz. Aşk, ideal bir bütünlüğe ulaşmak değil; öznenin kendi arzusuyla yüzleşmesini sağlayan karmaşık bir deneyimdir.
Öteki Kavramı ve Aşkın Aynası
Lacan’ın kuramında Öteki (büyük harfle yazılır) çok önemlidir. Öteki, sadece sevdiğimiz kişi değil; toplumu, dili ve bizi şekillendiren tüm sembolik yapıyı temsil eder.
Aşk ilişkilerinde karşımızdaki kişiyi çoğu zaman olduğu gibi değil, kendi arzu ve eksikliğimizin yansıması olarak görürüz. Sevilen kişi bir “ayna” gibi işlev görür. Ona kendi eksikliğimizi tamamlatabileceğimizi düşünürüz. Bu yüzden aşk, sıklıkla bir yanılsama içerir: Kişiyi gerçek özellikleriyle değil, bilinçdışı arzularımızın filtresinden geçirerek algılarız.
Aşkın Yanılsaması ve “İki Eksikliğin Karşılaşması”
Popüler kültürde aşk genellikle “kusursuz uyum” ve “birbirini tamamlama” olarak anlatılır. Lacan ise bu romantik görüşe mesafelidir.
Ona göre aşk, iki insanın mükemmel birleşimi değil; iki eksikliğin karşılaşmasıdır. Her iki taraf da kendi eksikliğiyle ilişkiye gelir ve bu eksiklik diğerine yöneltilir. Bu nedenle ilişkilerde hayal kırıklıkları kaçınılmazdır: Başta kurulan ideal imge, zamanla gerçeklikle çatışır.
Lacan aşkı küçümsemez. Aksine, onu insan deneyiminin en yoğun ve sarsıcı hallerinden biri olarak görür. Ancak bu yoğunluğun içinde her zaman bir eksiklik, bir yanlış anlama ve tam örtüşememe hali bulunduğunu vurgular.
Aşk Sorunlarınız İçin Antalya Psikolog
“Cinsel İlişki Yoktur” Ne Anlama Gelir?
Lacan’ın en tartışmalı ifadelerinden biri: “Cinsel ilişki yoktur” (il n’y a pas de rapport sexuel).
Bu ifade, insanlar arasında bağ olmadığı anlamına gelmez. Lacan’ın kastettiği şudur: İki insanın arzusu hiçbir zaman tamamen aynı yerde buluşmaz. Herkes ilişkiye kendi geçmişi, yaraları, ihtiyaçları ve beklentileriyle girer. Bu yüzden tam bir “uyum” arayışı çoğu zaman sonuçsuz kalır.
Burada biyolojik cinsellikten değil, iki öznenin arzularının yapısal olarak tam örtüşememesinden söz edilir. Aşk, tam da bu imkânsızlığın etrafında döner.
Aşkın Dönüştürücü Gücü
Lacan eksiklik ve yanılsamadan bahsetse de aşkın dönüştürücü gücünü de kabul eder. Aşk, insanın kendi arzularını, beklentilerini ve tekrar eden örüntülerini fark etmesine alan açar. Bazen bir başkasına duyulan sevgi, aslında kendimizde görmekte zorlandığımız yanları gün yüzüne çıkarır.
Bu açıdan aşk, sadece bağ kurma değil; kendini tanıma yollarından biridir. Terapi sürecinde de benzer bir dinamik işler: Kişi, kurduğu ilişki içinde duygusal kalıplarını daha net görebilir.
Günümüz İlişkilerine Lacancı Bakış
Modern ilişkilerde yaşanan birçok sorun, Lacan’ın kavramlarıyla yeniden okunabilir:
- Partnerimizden kendi eksikliğimizi tamamlamasını bekleriz.
- Oysa hiçbir insan bir başkasının eksikliğini tamamen dolduramaz.
- Sağlıklı ilişki, eksikliklerin “ortadan kalkması” ile değil; kabul edilmesi ile mümkündür.
Bu perspektif aşkı romantik bir masaldan çıkarır ve daha gerçekçi, olgun bir zemine taşır. Aşk, tamamlanmış iki insanın değil; eksik ama birbirini anlamaya çalışan iki öznenin karşılaşmasıdır.
Lacan’a Göre “Doğru Kişi” Var mıdır?
Lacan’a göre kaderimizde yazılı “mükemmel eş” veya “ruh eşi” diye bir şey yoktur. İnsanlar, bilinçdışı arzuları ve eksiklikleri doğrultusunda birine yönelir.
- Aşk bir tamamlanma değildir Romantik anlatılar aşkı “eksiksiz hale gelmek” olarak sunsa da Lacan’a göre kimse bizi bütünüyle tamamlayamaz. Aşk, eksiklikle birlikte kurulan bir bağdır.
- İlişkiler kusursuz uyum üzerine kurulmaz Herkes kendi geçmişiyle gelir. Uyumsuzluklar her zaman “yanlış kişi” demek değildir; insan ilişkilerinin doğasını gösterir.
- Neden birine “doğru kişi” deriz? Çünkü o kişiyle kendimizi görülmüş, anlaşılmış ve güçlü bir bağ içinde hissederiz. Asıl mesele “doğru kişiyi bulmak” değil, neden özellikle o kişiye yöneldiğimizi anlamaktır.
Neden Yanlış Kişilere Aşık Oluruz?
Bu durum tesadüf değildir. Lacan’a göre sebepleri şunlardır:
- Bilinçdışı seçimler: Partner seçimimizin büyük kısmı bilinçdışı süreçler tarafından yönlendirilir.
- Çocukluk deneyimlerinin tekrarı: Yetişkinlikteki ilişkilerde çocuklukta yaşadığımız ilişki dinamiklerini (sevgiyi zor elde etmek, sürekli eleştirilmek vb.) yeniden üretme eğilimi gösteririz.
- Tanıdık olanın çekiciliği: Sağlıklı olanı değil, bize tanıdık gelen duygusal atmosferi seçeriz.
- Eksiklik yanılsaması: Sevdiğimiz kişide kendi eksikliğimizi tamamlayacak bir şey olduğunu hayal ederiz. Zamanla bu imge değişince “Başta çok doğruydu ama sonra değişti” hissine kapılırız. Aslında kişi değişmez; ona yüklediğimiz anlam değişir.
Lacan’a göre aşk, tamamlanma değil; eksiklikle kurulan bir bağdır. İnsanlar bir “ruh eşi” buldukları için değil, kendi arzularının ve duygusal örüntülerinin izini sürerken birine bağlanırlar.
Bu bakış ilk anda karamsar gelebilir. Oysa Lacan, aşkı insan varoluşunun en derin ve samimi deneyimi olarak görür. Aşkın büyüsü belki de şuradadır: Eksik olduğumuzu bilsek bile bir başkasına yönelmeye devam ederiz. Çünkü arzu, insan olmanın temel hareketidir.
Bu yazı Lacan’ın aşk kuramını modern ilişki dinamikleriyle buluşturarak ele alıyor. Daha derin bir okuma için Lacan’ın seminerlerini (özellikle VIII. Seminer – Aşk Üzerine) veya ilgili ikincil kaynakları inceleyebilirsiniz.
Lacan’a Göre Bir Kişinin Gerçekten Aşık Olup Olmadığını Nasıl Anlarsınız?
Jacques Lacan, romantik mitlere oldukça mesafelidir. Ona göre aşk, sadece yoğun duygular yaşamak, kelebekler hissetmek veya birinden hoşlanmak değildir. Aşk, kişinin iç dünyasında derin bir değişim yaratır. Sevilen kişi artık sıradan biri olmaktan çıkar ve öznenin dünyasında benzersiz, özel bir yer edinir.
Peki Lacan’a göre bir insanın gerçekten aşık olup olmadığını nasıl anlarız? Klasik romantik davranışlardan (çiçek almak, mesaj atmak vb.) ziyade, kişinin arzusunun yön değiştirmesine bakmak gerekir.
1. Arzunun Merkezine Başkasını Koymak
Lacan’ın aşk kuramına göre en önemli gösterge şudur: Aşık olan kişi, arzusunun merkezine sevdiği insanı yerleştirir. Artık sadece kendi ihtiyaçları değil, o kişinin varlığı, mutluluğu ve varoluşu önem kazanır. Bu, geçici bir hoşlanmadan çok daha derindir çünkü özne kendi dünyasında yeni bir merkez oluşturur.
2. Sevilen Kişi “Özel” ve Benzersiz Hale Gelir
Aşkta kişi, sevdiği insanı diğerlerinden kesin bir şekilde ayırır. Bu kişi artık “herhangi biri” değildir; öznenin gözünde idealize edilir ve bilinçdışı anlamlar yüklenir. Psikanalizde bu duruma “idealizasyon” denir. Sevilen kişi, öznenin eksikliğini doldurabilecek gibi algılanır.
3. Kırılganlık ve Savunmasızlık Artar
Gerçek aşk, kişiyi bir anlamda savunmasız kılar. Çünkü Lacan’a göre aşk, kendi eksikliğini kabul etmekle yakından ilişkilidir. Birine gerçekten değer vermek, aynı zamanda onun tarafından incinme riskini de kabul etmek demektir. Bu risk alma hali, basit bir beğeniden aşkı ayıran önemli bir işarettir.
Lacan’ın Ünlü Aşk Tanımı
Lacan’ın en bilinen cümlesi bu konuyu özetler: “Aşk, sahip olmadığın bir şeyi, olmayan birine vermektir.”
Bu ifade, aşık olan kişinin aslında sevdiğine somut bir şey vermediğini, kendi eksikliğini ve arzusunu sunduğunu anlatır.
Aşk ile Arzu Arasındaki Fark
Lacan aşkı arzudan net bir şekilde ayırır:
- Arzu: Eksiklikten doğar ve sürekli yeni nesnelere yönelir (geçicidir).
- Aşk: Bir kişiyi diğerlerinden ayırarak ona özel, kalıcı bir yer vermektir.
Bu ayrım sayesinde aşkın derinliğini daha iyi anlayabiliriz.
Lacan’a Göre Neden Bazı İnsanlar Hep Ulaşılamayan Kişilere Aşık Olur?
Bu durum oldukça yaygındır ve tesadüf değildir. Lacan’a göre nedeni bilinçdışı arzular ve eksiklik dinamikleridir.
- Arzu Eksiklikten Doğar Tamamen elde edilen veya kolay ulaşılan şeyde arzu hızla zayıflar. Ulaşılamayan, mesafeli veya zor kişi ise arzuyu canlı tutar çünkü sürekli bir “eksiklik” ve belirsizlik yaratır.
- Ulaşılmaz Olan Arzuyu Besler İnsan zihni bazen imkânsız olanı daha çekici bulur. Ulaşılamayan kişi, bilinçdışında daha değerli ve özel olarak kodlanır. Bu yüzden bazı insanlar sürekli ilgisiz, mesafeli veya zor partnerlere yönelir. Aslında aranan şey kişi değil, arzu duygusunun kendisidir.
- Çocukluk Deneyimlerinin Etkisi Çocuklukta sevgiyi zor elde etmiş kişiler, yetişkinlikte de benzer dinamikleri (emek vererek sevgi kazanma) bilinçdışı olarak tekrar eder.
- “Arzu, Öteki’nin Arzusudur” Lacan’a göre insanlar sıklıkla başkalarının arzuladığı şeyleri arzular. Bir kişi başkaları tarafından “zor ulaşılan” olarak görülüyorsa, bu durum onu daha çekici kılar.
Neden Bizi Sevenlerden Soğuruz Ama Bizi Sevmeyenlere Daha Çok Bağlanırız?
Lacan’ın arzu teorisi bu paradoksu da açıklar:
- Arzu Elde Edilene Değil, Eksik Olana Yönelir Biri bizi çok net ve kolay seviyorsa, belirsizlik ortadan kalktığı için arzu azalır. Mesafeli veya ilgisiz biri ise sürekli “Acaba seviyor mu? İlgisini kazanabilir miyim?” soruları yaratarak arzuyu besler.
- Arzu ile Sevgi Aynı Şey Değildir Sevgi birine değer vermek ve özel yer vermektir. Arzu ise eksiklikten doğan, hareketli bir güçtür. Bazen sevgi birine, arzu ise başka birine yönelmiş olabilir.
- Tanınma ve Arzulanma İhtiyacı İnsanlar sadece sevilmek değil, aynı zamanda arzulanmak ister. Kolay elde edilen sevgi, bazı kişilerde bilinçdışı olarak “değersiz” hissettirebilir.
- İmkânsız Olanın Cazibesi Bu döngü şu şekilde işler: İlgisiz birine bağlanmak → Onun sevgisini kazanmak için çabalamak → İlişki başladığında heyecanın azalması.
Lacan’a Göre Neden Bazı İnsanlar Hep Aynı Tip Partnerleri Seçer?
Bu durum “tekrar etme döngüsü” olarak bilinir ve bilinçdışı süreçlerden kaynaklanır.
- Bilinçdışı Tekrar Kişi mantıken farklı biriyle olması gerektiğini düşünse bile, duygusal olarak benzer karakterlere (mesafeli, ilgisiz, duygusal olarak ulaşılmaz vb.) çekilir. Bu, bilinçdışının tanıdık ilişki modelini yeniden kurma çabasıdır.
- Çocukluk İlişkilerinin Etkisi Çocuklukta yaşanan ilişki dinamikleri (sevginin zor kazanılması, eleştiri, mesafe vb.) yetişkinlikte tekrarlanır.
- Tanıdık Acı Tercihi Bazı insanlar bilinmeyen bir mutluluğa göre, alıştıkları (hatta acı veren) ilişki biçimini tercih eder.
Döngüyü Kırmak Mümkün mü? Evet. Lacan’a göre ilk adım farkındalıktır. Kendi ilişki seçimlerinin arkasındaki bilinçdışı dinamikleri anlamak, farklı seçimler yapmayı mümkün kılar. Psikanaliz ve terapi bu süreçte büyük rol oynar.
Lacan’a göre gerçek aşk, romantik filmlerdeki gibi kusursuz bir tamamlanma değil; eksiklikleri kabul ederek kurulan derin bir bağdır. Bir kişinin gerçekten aşık olup olmadığını anlamak için duygusal yoğunluktan ziyade, arzusunun yön değiştirmesine, kırılganlığa ve sevilen kişiye verilen özel konuma bakmak gerekir.
Bu bakış açısı, modern ilişkilerde sık yaşanan döngüleri (ulaşılamayanlara takılmak, sevenlerden soğumak, aynı tip partnerleri seçmek) daha derinlemesine anlamamızı sağlar.
Lacan’a Göre Neden Sevilince Uzaklaşırız? Arzu, Mesafe ve Eksiklik İlişkisi
Jacques Lacan’a göre bazı insanların sevilince uzaklaşmasının nedeni, yakınlığın her zaman huzur vermemesiyle doğrudan bağlantılıdır. İnsan sadece sevgi aramaz; aynı zamanda arzusunu canlı tutan eksiklik ve mesafeye de ihtiyaç duyar. Arzu, tam olarak elde edilene değil, bir miktar belirsizlik ve ulaşılmazlık taşıyana yönelir.
Bu yüzden kişi “beni sev” derken, aynı anda “fazla yaklaşma” diyebilir. Karşı tarafın sevgisi netleştiğinde, peşinden gitme, merak etme ve kazanma duygusu kaybolur. Arzu doyuma ulaştığında değil, eksik kaldığında canlı kalır. Lacan’ın arzu anlayışı tam da bunu vurgular: Arzu, kapanmayan bir yapıdır ve tam doyumla değil, eksiklik etrafında işler.
Bir başka açıdan, sevilmek bazı kişiler için savunmasız kalmak anlamına gelir. Sevilen kişi öznenin gözünde idealize edilir ve özel anlamlar yüklenir. Bu yoğunluk arttıkça kişi, kendi eksikliğinin daha görünür hale geldiğini hissedebilir. Uzaklaşma, sevgisizlikten değil; yakınlığın yarattığı içsel gerilimden kaynaklanır.
Kısacası: Bazı insanlar sevilmeyi ister ama arzularının kapanmasını istemez. Bu paradoks, Lacancı teoride arzu mekanizmasının doğal bir sonucudur.
Lacan’a Göre İlişki İçinde Bile Neden Yalnız Hissederiz?
Jacques Lacan’a göre bir ilişkinin içinde olmak, her zaman tam olarak anlaşılmış ve tamamlanmış hissetmek anlamına gelmez. Sevildiğimiz halde yalnızlık hissedebiliriz çünkü iki insan arasında kusursuz uyum veya eksiksiz bir karşılaşma yapısal olarak imkânsızdır.
Her birey ilişkiye kendi geçmişi, arzusu, korkuları ve eksikliğiyle girer. Yakınlık kurulsa bile, iç dünyamızda paylaşılamayan bir alan kalır. Lacan’a göre insan, karşısındaki kişiyi değil; onun bize nasıl baktığını, bizi nasıl arzuladığını ve bizde nasıl bir yer tuttuğunu da önemser. Bu soruların kesin cevabı yoktur. İşte bu belirsizlik, ilişkinin içinde bile yalnızlık duygusuna yol açar.
Yalnızlık, her zaman sevgisizlikten değil; insanın bütünüyle anlaşılma arzusunun hiçbir ilişkide tam karşılanamamasından doğar.
Lacan’a Göre Ayrıldıktan Sonra Eski Sevgiliyi Neden Unutamayız? (Objet Petit a)
Jacques Lacan, ayrılık sonrası eski sevgilileri uzun süre unutamama durumunu objet petit a (küçük a nesnesi) kavramıyla açıklar.
Objet petit a nedir? Lacan’ın teorisinde objet petit a, arzuyu sürekli hareket halinde tutan, ulaşılamayan arzu nesnesidir. Bu, bir kişi, bir özellik, bir duygu veya kayıp bir parça olabilir. İnsan çoğu zaman sevdiği kişiyi değil, o kişide temsil edilen arzu nesnesini arzular.
- Eski sevgilinin temsil ettiği şey İlişki bittiğinde yalnızca partner kaybedilmez. Görülme, değerli hissetme, arzu edilme ve geleceğe dair hayaller de kaybolur. Ayrılık, bir anlam kaybı gibi hissedilir.
- Eksiklik daha da büyür Arzu eksiklikten doğduğu için, ulaşılamayan kişi zihinde daha fazla idealize edilir. “Belki de doğruydu”, “Bir daha böyle birini bulamam” düşünceleri bu mekanizmadan kaynaklanır. Aslında özlenen, kişi değil; onun temsil ettiği arzu nesnesidir.
- Zihinsel idealizasyon Ayrılık sonrası zor anlar unutulur, güzel anılar büyütülür. Ulaşılamayan şey daha değerli hale gelir. Eski sevgili, gerçek haliyle değil; zihinsel bir imge olarak yaşamaya devam eder.
Lacan’a Göre Karşılıksız Aşk Nedir?
Lacan’a göre karşılıksız aşk, sadece karşılık alamamak değildir. Tam tersine, karşılık alınamaması arzuyu daha da güçlendirir. Arzu, elde edilene değil; eksik kalana, belirsiz olana yönelir.
Karşılıksız aşkta kişi, sevdiği insanda kendi eksikliğine cevap verecek bir şey olduğuna inanır. Sevilen kişi, gerçek özelliklerinden çok, öznenin yüklediği fantezi ve anlamla önem kazanır. Böylece karşılıksız aşk, bir kişiye değil; o kişinin taşıdığı ihtimale ve eksikliği örten hayale bağlanma biçimi haline gelir.
Aşkın Üç Yüzü: Aşk Bildiğin Gibi Değildir
“Her seferinde aynı yarayı açan elleri seçtim diye kendimi suçladım, ama sonra anladım ki; o eller tanıdık geldiği için çekiciydi. Çocukluğumun yarım kalan sevgisini tamamlamaya çalışıyordum ben. Artık biliyorum: Gerçek sevgi, tanıdık acıyı değil, yeni bir güveni getirir. Ve ben, o güveni hak ediyorum.”
Peki neden hep “yanlış” insanlara aşık oluyoruz? Bu döngü, tekrar eden ilişki kalıpları (repetition compulsion) olarak bilinir ve Lacancı psikanalizde bilinçdışı mekanizmalarla açıklanır. Yalnız değilsin; bu insanlığın ortak deneyimidir.
Doğru kişiyi nasıl buluruz? Lacan’a göre aşk, kişideki eksikliğin metaforudur. Aşk tam da tamamlanamayacak bir şey olduğu için vardır.
Bebeklikten itibaren insan kendi arzusunu doğrudan bilemez. “Che vuoi?” (Benden ne istiyorsun?) sorusu Öteki’ye yönelir ve cevapsız kalır. Aşık olduğumuzda sevdiğimiz kişide eksikliğimize cevap verecek bir tamamlayıcılık varsayarız: “Sende bende olmayan bir şey var.”
Ancak bu bir yanılsamadır. Çünkü Öteki de eksiktir. İki eksik varlık birbirini tam olarak tamamlayamaz. Aşk, bu imkânsız tamamlanmayı hayal etmenin bedelidir.
Lacan’ın çarpıcı ifadesi: “Seni seviyorum, ama nedensiz yere, sendeki senden fazla olan şeyi seviyorum.”
Bu “fazla olan şey”, objet petit adır – kayıp jouissance’ın (haz) tortusu. Aşkta aslında kendi fantezimizin bir parçasını severiz. Gerçek kişi fanteziye uymayınca hayal kırıklığı başlar.
Aşk, eksikliği örter ve “birlik” yanılsaması verir ama aynı zamanda jouissance’a (yoğun, yakıcı hazz) yaklaştırır. Bu yüzden “Seni o kadar çok seviyorum ki kendimi kaybediyorum” hissi ortaya çıkar. Aşk, arzu ile jouissance arasında tehlikeli bir köprüdür.
İlginizi çekebilir : Denizli Psikolog
Marcel Proust ve Lacan’ın Ortak Okuması
Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde eserinden: “Aşk dediğimiz şey, benden çıkan ötekine giden ve ötekinden bana geri yansıyacak bir yüzey bulduğunda yansıyan ve bana geri geldiğinde ayaklarım yerden kesilmişcesine aşık olmamın nedeni onun benden çıktığı düşüncesini unutmuş olmamdır…”
Lacan’ın gözünden bu cümle, aşkın narsisistik döngüsünü ve objet petit a’nın işleyişini mükemmel tarif eder. Özne kendi jouissance’ını dışarıya yansıtır, sonra bunu Öteki’nden gelen bir hediye gibi algılar. Aşkın büyüsü, bu kaynağı unutturmasındadır. Unutma bozulduğunda (ayrılık sonrası “artık hiçbir şey hissetmiyorum” hali) depresif konum başlar.
Sonuç: Lacan’a Göre Aşk
Lacan aşkı romantik bir kurtuluş değil, yapısal bir tuzak olarak görür. Ama aynı zamanda bu tuzak, öznenin kendini inşa ettiği yerdir. Aşk sayesinde eksik ve bölünmüş olduğumuzu fark ederiz.
Asıl aşk belki de şu farkındalıkla başlar: “Seni seviyorum çünkü ikimiz de eksiğiz ve bu eksiklikte buluşuyoruz.”
Aşk, imkânsızı arzulamaktır. Ve tam da imkânsız olduğu için durmaksızın yaşanır.
“Keşke’ler biriktirir yüreğinde… Ama her yanlış seçim, seni daha doğru bir ‘ben’e yaklaştırır. Sen hâlâ buradasın, hâlâ seviyorsun ve bu bile büyük bir zafer.”
Yazar: Klinik Psikolog Seray Serdar






